Selam,
Uzun sureden sonra bir seyler yazinca colde zaman geciren insan misali ictim yaziyi; ama bence biraz aciklik kazandirmak gerek soylediklerine. Once yorum seklinde yaziyordum; ama sonra baktim ki biriktirdikce biriktirmis, yazdikca yazmisim, o yuzden bir entry seklinde yazdim yaziyi.
1. Turkiye'de Yesil Pasaport sahibi olanlar da vizesiz giris-cikis yapabiliyorlar Almanya'ya. Hatta sadece Almanya degil; Yunanistan-Bulgaristan-Birlesik Krallik ulkeleri disinda butun Avrupa Birligi uyeleri ve Isvec-Isvicre'ye.
2. Gumruk Birligi Anlasmasi; mallarin ve sermayenin efektif ve hizli dolasimini saglamak icin yapilmis bir anlasmadir; isci ve insan dolasimi icin yapilan anlasma Schengen'dir. Mesela Isvicre AB'nin bir parcasi olmamasina ragmen Schengen'e tabidir. Isvec de oyle. Bazi ‘preferential agreement’larin kabul edilmesi icin Avrupa Birligi’ne uye olmaya gerek yok.
3. Gumruk Birligi Anlasmasi'nin Turkiye uzerinde bir kisitlama yarattigini dusunen maalesef cok fazla insan var ama gercek bu degil. Gunumuzde ozellikle WTO (World Trade Organization)'un da calismalariyla, free-trade dedigimiz serbest ticaret anlayisi onem kazaniyor. Globallesen ve her yonuyle daha da entegre olan dunyada; zaten soz sahibi olmayan ekonomimizi Avrupa Birligi'ne kapamak yerine, onlarla ticari anlasmalara girerek; AB'nin ithal-ihrac partnerleri arasinda onemli bir yer sagliyoruz; bence bu unutulmamali.
Su an neredeyse dunyanin her yerinde bu anlasmalar mevcut; NAFTA var North American Free Trade Agreement, sonra ASEAN var, Association of Southeast Asian Nations. Rusya da su aralar kendi gumruk birligi icin cabaliyor; ilk uyeler Belarus ve Kazakistan. Yani kendimizi kapamak yerine, bence bu anlasmadan yararlanmaliyiz.
4. Gelelim Turkiye'deki asiri populasyona ve Avrupa'da yasanan sikintilara.
Bir kere bu nufus buyumesi sadece Turkiye'de karsilasilan bir sikinti degil. Polonya ve ozellikle eski-Sovyet blogu ulkelerinin de muzakere sureclerinde ayni sorunlar goz onune gelmisti. Hatta bir ara Polonya'dan oylesine buyuk bir goc oldu ki -ozellikle Irlanda taraflarina- bir zamanlar Irlanda'da 'eger muslugunuz bozulursa, Lehce ogrenin' gibi geyikler bile donuyormus. Mesela son kabul edilen ulkelerin 'isci hareketliligi' bir sure kisitlandi. Yani problem sadece Turkiye'yle bitmiyor.
Ayrica yapilan ekonomik ve sosyolojik arastirmalarda da durumun korkulacak boyutta olmadigi goruldu; zira goc kavrami artik yepyeni bir durum kazaniyor. Niteliksiz iscilerden ziyade, belli bir egitim seviyesini almis, bu yuzden de cevresine cok daha kolayca adapte olan beyinlerin gocu hizlanmis durumda. Bu oyle dogudan kalkip da Istanbul’a gelmeye benzemiyor.
Ozellikle sosyal politikalar ve emeklilik kavrami ise buyuk bir problem, ama AB onu da cozme gayretinde. Simdi en basitinden emeklilik su sekilde isler. Siz calisma sureniz boyunca belli bir miktari, emekliliginizde geri elde etmek icin devlete –veya ilgilenen ozel kuruma- odersiniz; bu ozel kurum da, odediginiz parayi o donemdeki emeklilere aylik olarak verir.
Siz emekli oldugunuzda ise, sizin maasinizi o donemdeki calisan guc oder ve bu dongu boylece surer.
Su anda Avrupa’nin icinde bulundugu cikmaz ise, emekli sayisinin – isgucu sayisina oranla hizla artmasi; yani ya isciler maaslarinin buyuk bir paydasini emeklilerle paylasacak, ya da emeklilerin maaslarinda radikal dususler yasanacak.
Fakat goz onunde bulunduralim ki Avrupa Turkiye degil. Bir sorunlari oldugu zaman farkli gundem yaratarak, sorunu gormezden gelmeye calismak yerine; onu cozmek icin gercekten de ugrasiyorlar ve su an gidecekleri reform da ‘Bireysel Emeklilik’.
Yani herkesin kendi emekliligini kendisinin odemesi.
Kisacasi bu da asilamayacak ve Turkiye’ye bagimliligi artiracak bir problem degil.
5. Avrupali’nin yabancidan korktugunu dusunmuyorum acikcasi.
Avrupa Birligi, Roma Onergesi’yle 1950’de ilk adimlarini attigi zaman, amac ‘4 Serbest Dolasim’i saglamakti: Sermaye, Isci, Pazar, Insanlar.
Insanlarin ve iscilerin ve pazarlarin serbest dolasimi demek; bir yerde ‘kultur’un serbest dolasimi demekti; ve boylece ortak bir Avrupa anlayisi kurularak; ulkelerin bakis acilarinin farkilasmasiyla olusan Dunya Savaslari onlenecekti.
Her ne kadar savaslar onlendiyse ve bu serbest dolasimlar kismen saglandiysa da Avrupa asla ortak bir kultur alani olmadi.
Yine her ulke kendisini on plana cikararak, kendi istekleriyle hareket etmeye calisiyor. Tabi bunu basarabilen de lokomotif ulkeler olan Fransa, Almanya, Italya ve Birlesik Krallik.
Mesela Birlesik Krallik kendi istegiyle Euro-alanina girmemeyi secti; Isvec de ayni secimi yapti; ama Isvec uzerinde ‘eninde sonunda gecmeniz gerek’ anlasmasi varken, Ingiltere icin ayni sey yok. Yani Ingiltere istedigi surece kendisini Euro’ya kapayabilir.
Daha gecenlerde, Rusya’yla yasanan gaz-krizi sonrasi; Avrupa Birligi petrolunu Rusya yerine Orta Asya ulkelerinden almak icin degisik bir boru hatti uygulamasi icin kollari sivamisti. Mesela Turkiye ve Azerbaycan’i da kapsayacakti ve iki ulke de bu anlasmaya imza atti. Ama Italya, bu anlasmayi geri cevirdi ve Rusya’yla yapilan petrol muzakerelerini yineledi.
Sarkozy, donem baskaniyken, Slovakya’da konuslandirilmis Peugeot fabrikalarini Fransa’ya geri cagirmayi onermisti –durulan ekonomiyi canlandirmak icin.
Kisacasi, ortak bir Avrupa anlayisi daha Avrupa’nin kendisinde yok. Berlusconi kimseyi takmayip Putin’le bir araya geliyor; Sarkozy, Slovakya’yi zerre dusunmeyip –sanki tek durgun ekonomisi olan Fransa’ymis gibi- fabrikalarin hepsini Fransa’da yeniden kurmayi planliyor.
Daha kendi aralarinda ortakliga gidemeyen bir birlikten, Turkiye gibi nereye ait oldugu belli olmayan ve kismen daha kaotik bir yapiyi iclerine almayi beklemek bence cok yanlis olur.
Korku yok, sadece kendi isteklerini daha cok goz onunde tutmak var. Avrupa Birligi, Fransiz Ihtilali sonrasi imparatorluklar gibi; bir Avrupa Imparatorlugu yerine, herkes kendi kucuk devletini kurarak kendi cikarlarini korumak pesinde.
Daha Sarkozy, Ispanyol Basbakani’na ‘salak’ diye hitap ederken, Cek Cumhuriyeti donem baskaniyken demedigini birakmazken, Turkiye’yle muhtesem iliskiler yurutmesini bekleyemeyiz, oyle degil mi?
6. Avrupa’da irkcilik da yok. Sadece yukselen sag akim var.
Su an en toleransli, en state-based ulkelerden biri olan Hollanda’nin hukumetinde bile merkez-sagci (tesbihte hata olmasin, bizim AKP gibi- ay pardon, Ak Parti) bir parti var. Sarkozy’i, Merkel’i, Berlusconi’yi saymiyorum bile.
Gordon Brown’un Isci Partisi Baskani olmasi da, onun da saga daha yatkin bir lider oldugu gercegini degistirmiyor. Amerika’da Bush 8 yil baskanlikta kaldi, guzel Turkiyemizde neler oldugunu siz daha iyi bilirsiniz ve Rusya her ne kadar ekonomilerinde uber-sol anlayisini devam ettirse de (en azindan gunumuz kosullarina gore) Putin’in politik ve dis-iliskiler yaklasimi da bir hayli sag bazda.
Sagcilik her zaman irkcilik olarak algilanmamali, tabi milliyetcilik de; ve kalici oldugunu da dusunmemeliyiz bence. Su an Barack Obama gibi bir ornek var karsimizda, ve ustelik dunya dengesini de etkileyen bir ornek; gecmis yillardaki politik karmasadan ve gunumuz global krizinden sonra daha sol ve daha toleransli bir yaklasima gidebilir Avrupa.
7. AB’nin Turkiye uyeligini istememesinin bir nedenine gelince. Su an parlamentoda her ulkenin parlamenteri var, ve bu sayilar ulkenin nufusuna gore degisiyor. En cok uyeye sahip olan Almanya, onu da Fransa ve Italya izliyor.
Turkiye’nun muhtemel tam uyeligi halinde, bu ulkemizi parlamentoda en cok koltuk sayisina sahip olan 2.ulke sirasina tasiyacak. Dusunun yani Fransa’dan, Benelux ulkelerinden, Italya’dan –yani Almanya disinda tum kurucu ulkelerden- daha fazla soz sahibi olacagiz parlamentoda.
E, siz bir Avrupa ulkesi olsaniz, bunu ister miydiniz?
8.Avrupa’nin bizden vermemizi istedigi tavizlere gelince.
Gelin kabul edelim, biz Avrupali falan degiliz. Ortadogu ulkesiyiz; ama Iran gibi de degiliz, Arabistan gibi de. Kendimize has bir ozelligimiz var; kendi kulturumuz, kendi insanimiz.
Yillarca nedense, bir grubun parcasi olmaya calistik. Bu baslarda NATO’ydu ve bunu basardik –ama sonrasinda bu aitligin bize ne kadar eksilerle dondugunu anladik: bkz. 3 darbe ve ilgimizin bile olmadigi Kore Savasi, Amerikan koleligi vs- sonrasinda rotamiz Avrupa Birligi’ne cevrildi. Uyeligimiz asla tam olarak tamamlanmayacagi halde hala israr ediyoruz.
Turkiye’nin Avrupa Birligine sadece tek bir konuda ihtiyaci var: Ekonomi.
Ekonomimiz berbat, sorunlar cok, cozum denen olgunun yanindan bile gecmeden, ustelik bir de sorunlari buyutuyoruz. Bu yuzden, ekonomik bir birlikten yardim almamiz sart; ama bunu illaki de uye olarak yapmamiz gerekmez.
Basta belirttigim gibi, ‘preferential agreement’ dedigimiz ozel anlasmalarla, Avrupa Birligi’nde uygulanan cesitli uygulamalari Turkiye’de de aktive etmekle bu sorunlar cozulebilir. Tabi birazcik daha ekonomik farkindaligi olan devlet adamlarimiz da olsa, tadindan yenmez.
Fransa’nin Slovakya’yi, Ispanya’yi bile dusunmedigi bir forumda, onlardan yardim dilenmek; hem olmayacak duaya amin demek, ustelik de Turkiye gibi, potansiyeli nice Avrupa ulkesini asan bir ulkeyi iyice kucuk dusurmek demektir.
Herkesin kendi ulkesinin cikarlarini dusundugu bir dunyada, bizim de aksini yapmamiz olmaz.
Turkiye’nin ‘farkli’ ve ‘ozel’ karakterine inanarak, kulturel-politik acidan bagimsiz, ekonomik acidan da globallesen dunyanin ongordugu cesitli anlasmalar, ve daha gelismis ekonomileri bir basamak olarak kullanarak yapilan reformlarla guclenen bir iktisatla; ulkemizi AB’nin yarim yamalak yardimi olmadan da kalkindirabiliriz.
Biraz inanc sadece, ve cok da bilgi.
Ihtiyacimiz sadece bu.
15 Haziran 2009 Pazartesi
07 Haziran 2009 Pazar
Almanya, Vize, AB
Efendim Almanya 5 Haziran'dan itibaren yürürlüğe soktuğu yeni düzenleme ile sanatçılarımıza, bilim adamlarımıza ve profesyonel sporcularımıza vizesiz giriş hakkı tanımış. Oh, evlere şenlik.
Sırbistan müzakere sürecine girdiği anda zaten tüm vatandaşları, 3 ay boyunca vizesiz giriş yapabiliyorlardı. Hadi onu geçelim, Avrupa Birliği'ne katılmak için başvurusu dahi bulunmayan Ermenistan'ın vatandaşları ellerini kollarını sallaya sallaya gezebiliyorlar. Üstelik Avrupa Birliği'ne üye olmadığımız halde, Gümrük Birliği Anlaşması'nı kabul etmiş ve bunun yükünü taşıyan bir ülkeyiz. Söyleyin, bu çifte standart değil de ne?
Yani aslında o kadar da evlere şenlik değil. “Demokrasi”, “hukukun önünde eşitlik” lafları yalan. George Orwell'in “Animal Farm” eserindeki domuzlar nasıl kendilerini “daha eşit” olarak görüyorlarsa, Avrupalı için Türk olmayanlar “daha eşit” oluyor herhalde.
Avrupa Birliği'ne bu kadar karşıtlık olur mu be kardeşim? diye sorabilirsiniz...
Ne avrupanın, ne de birliğinin düşmanıyım. Gel gör ki Avrupa Birliği'ne girme taraftarı biri de değilim. Hatta diyebilirim ki, Avrupa Birliği'ne girmek için yapmamız gerektiği söylenen şeyleri yapabildikten sonra Avrupa Birliği'ne girmeye ihtiyacımız kalmayacak. Zaten birlikteki ülkelerin Türkiye'nin üyeliğine pek sıcak bakmadığını düşünüyorum. Nasıl mı?
Öncelikle şu sosyolojik gerçeği göz önüne almak gerek: “Kıtlık” seviyesinde olmayan bir ülkedeki doğum oranları, o ülkenin refah seviyesiyle birebir olmasa bile ters orantılıdır. Yani refahın vasat olduğu ülkelerde/bölgelerde “genel” mantık şudur: Çocuklarım ben yaşlanınca bana baksınlar!
Şimdi bunun bizim Avrupa Birliği ile ilişkilerimizle ne alakası var?
Avrupa'da refahın yükselmesiyle birlikte, insanların ömürleri uzadı, sağlık güvenceleri güçlendi, daha huzurlu emekliliklere kavuştular. Yani yaşlanınca bana bakması için çocuğa gerek yok. Genç nüfus azaldı – bunu özellikle Almanya ve Finlandiya gibi ülkelerde rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz.
Genç nüfus azalınca doğal olarak iş gücü azaldı, ekonomilere durgunluk geldi. Buna çözüm olarak gelişmekte olan ülkelerden işçi alımı başladı (Almanya'daki Türk işçilerini düşünün). Ancak bu işçi alımının bir yan etkisi ortaya çıktı: Kültürel çatışmalar. Buna isterseniz dini farklılıklar deyin, isterseniz yaşam tarzındaki diğer farklılıkları vurgulayın. Sonuç kaçınılmazdı: Avrupalı, yabancıdan korktu!
Bu durumun büyük bir pay sahibi olduğu bir takım sebeplerden dolayı, Avrupa'da yıllardır yükselen bir ırkçılık dalgası var. Bu dalga da öncelikle ve özellikle bize çarpıyor. Merkel ve Sarkozy gibi çeşitli liderler de, toplumlarının kendilerine olan desteklerini daim kılmak için ırkçılık, ayrımcılık ve çifte standart içeren politik düşüncelere prim vermektedirler.
Avrupa'da bizim birliğe girmemizi istediğini beyan edenler sadece sosyalistler ve diğer bazı odaklardır. Onlar da sözde ermeni soykırımını tanımamızı, boğazlar/ekümenlik/kürt/kıbrıs meselelerinde akıl almaz tavizler vermemizi bekliyorlar. Beklentileri gerçekleşirse desteklemeye devam ederer mi, şüpheliyim. Bu konuları tartışmak da zaten ayrı bir blog yazısını hakediyor. Hatta belki daha fazlasını.
Özetle diyorum ki, gelin, Türkiye'mizin geleceğini, önümüze tutulan bir Avrupa Birliği “havucu” peşinde koşturmadan; ama bizim için faydalı olan gelişmeleri de takip ederek oluşturalım. Mesela, sendikal hakları, emeklilik ile ilgili uygulamaları halkın ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak düzenleyelim. Adım başı alışveriş merkezi değil de hastane ve okul yapalım. İşsizliğe ve enflasyona güçlü çözümler türetelim. Sözde vize kıyaklarıyla kendimizi avutmayalım. Biz her zaman çok daha fazlasını hakettik.
Sırbistan müzakere sürecine girdiği anda zaten tüm vatandaşları, 3 ay boyunca vizesiz giriş yapabiliyorlardı. Hadi onu geçelim, Avrupa Birliği'ne katılmak için başvurusu dahi bulunmayan Ermenistan'ın vatandaşları ellerini kollarını sallaya sallaya gezebiliyorlar. Üstelik Avrupa Birliği'ne üye olmadığımız halde, Gümrük Birliği Anlaşması'nı kabul etmiş ve bunun yükünü taşıyan bir ülkeyiz. Söyleyin, bu çifte standart değil de ne?
Yani aslında o kadar da evlere şenlik değil. “Demokrasi”, “hukukun önünde eşitlik” lafları yalan. George Orwell'in “Animal Farm” eserindeki domuzlar nasıl kendilerini “daha eşit” olarak görüyorlarsa, Avrupalı için Türk olmayanlar “daha eşit” oluyor herhalde.
Avrupa Birliği'ne bu kadar karşıtlık olur mu be kardeşim? diye sorabilirsiniz...
Ne avrupanın, ne de birliğinin düşmanıyım. Gel gör ki Avrupa Birliği'ne girme taraftarı biri de değilim. Hatta diyebilirim ki, Avrupa Birliği'ne girmek için yapmamız gerektiği söylenen şeyleri yapabildikten sonra Avrupa Birliği'ne girmeye ihtiyacımız kalmayacak. Zaten birlikteki ülkelerin Türkiye'nin üyeliğine pek sıcak bakmadığını düşünüyorum. Nasıl mı?
Öncelikle şu sosyolojik gerçeği göz önüne almak gerek: “Kıtlık” seviyesinde olmayan bir ülkedeki doğum oranları, o ülkenin refah seviyesiyle birebir olmasa bile ters orantılıdır. Yani refahın vasat olduğu ülkelerde/bölgelerde “genel” mantık şudur: Çocuklarım ben yaşlanınca bana baksınlar!
Şimdi bunun bizim Avrupa Birliği ile ilişkilerimizle ne alakası var?
Avrupa'da refahın yükselmesiyle birlikte, insanların ömürleri uzadı, sağlık güvenceleri güçlendi, daha huzurlu emekliliklere kavuştular. Yani yaşlanınca bana bakması için çocuğa gerek yok. Genç nüfus azaldı – bunu özellikle Almanya ve Finlandiya gibi ülkelerde rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz.
Genç nüfus azalınca doğal olarak iş gücü azaldı, ekonomilere durgunluk geldi. Buna çözüm olarak gelişmekte olan ülkelerden işçi alımı başladı (Almanya'daki Türk işçilerini düşünün). Ancak bu işçi alımının bir yan etkisi ortaya çıktı: Kültürel çatışmalar. Buna isterseniz dini farklılıklar deyin, isterseniz yaşam tarzındaki diğer farklılıkları vurgulayın. Sonuç kaçınılmazdı: Avrupalı, yabancıdan korktu!
Bu durumun büyük bir pay sahibi olduğu bir takım sebeplerden dolayı, Avrupa'da yıllardır yükselen bir ırkçılık dalgası var. Bu dalga da öncelikle ve özellikle bize çarpıyor. Merkel ve Sarkozy gibi çeşitli liderler de, toplumlarının kendilerine olan desteklerini daim kılmak için ırkçılık, ayrımcılık ve çifte standart içeren politik düşüncelere prim vermektedirler.
Avrupa'da bizim birliğe girmemizi istediğini beyan edenler sadece sosyalistler ve diğer bazı odaklardır. Onlar da sözde ermeni soykırımını tanımamızı, boğazlar/ekümenlik/kürt/kıbrıs meselelerinde akıl almaz tavizler vermemizi bekliyorlar. Beklentileri gerçekleşirse desteklemeye devam ederer mi, şüpheliyim. Bu konuları tartışmak da zaten ayrı bir blog yazısını hakediyor. Hatta belki daha fazlasını.
Özetle diyorum ki, gelin, Türkiye'mizin geleceğini, önümüze tutulan bir Avrupa Birliği “havucu” peşinde koşturmadan; ama bizim için faydalı olan gelişmeleri de takip ederek oluşturalım. Mesela, sendikal hakları, emeklilik ile ilgili uygulamaları halkın ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak düzenleyelim. Adım başı alışveriş merkezi değil de hastane ve okul yapalım. İşsizliğe ve enflasyona güçlü çözümler türetelim. Sözde vize kıyaklarıyla kendimizi avutmayalım. Biz her zaman çok daha fazlasını hakettik.
Etiketler:
Avrupa Birliği,
Güncel
16 Şubat 2009 Pazartesi
Umudumuz Obama
Barack Obama 10 Subat 2007 tarihinde Amerika Birlesik Devletleri Baskanligi icin adayligini acikladigi zaman, sadece ABD vatandaslari degil, Bush yonetiminin 8 yillik yikim dolu politikasindan nasibini almis olan dunyanin umutlari bir kez daha 'super guc'e cevrilmisti.
Cumhuriyetcilerin coktan belli olmus ve nispeten daha sikici adayi John McCain'e nazaran, Demokratlar, Barack Obama ve Hillary Clinton gibi iki liberal ve degisime simdiden baslamis (Afro-Amerikan vs. Kadin) adaylarin cekismesiyle ortak bir payda bulmakta hayli zorlanmislardi.
Yine de 3 Haziran 2008'de Demokratlar secimlerinden zaferle cikan Barack Obama oldu, ve Hillary Clinton'un 'herseye ragmen' destek konusmasi ile, bu sefer belki de daha az disli olan rakibi John McCain'le kapismaya koyuldu.
4 Kasim 2008'de bu genel secimleri de kazanan Barack Obama, ABD'nin yeni baskanlik koltuguna oturmaya, Beyaz Saray'i evi, yuvasi bellemeye, ve -umarim- Oval Ofis'i Bill Clinton-vari amaclarla kullanmamaya hak kazandi.
Sadece Amerikali vatandaslar degil, tum dunya bu zaferi alkisladi- Amsterdam'da otel lobilerinde kurulan dev ekranli secim gecelerinde, sadece California veya Illinois sakinleri degil, Cinlisinden Italyanina, Almanindan, Kenyalisina kadar herkes bu zafere alkis tuttu, ellerinde Amerikan bayraklari, ustlerinde Obama t-shirtleri, Obama'nin aldigi her eyalet, onlar icin bir parti nedeni oldu.
Ben, Amerika'nin demokrasi adi altinda bir gizli oligarsiyle yonetildigine, ve bu yuzden de kurtaj, saglik sigortasi, egitim politikalari gibi ic-isleri etkileyen politikalar disinda, dunya bazli aksiyonlarda cok onceden planlanmis politikalara, baskanlik koltuguna kim oturursa otursun, sadik kalindigina inananlardan biri oldugum icin, Barack Obama'nin ABD yeni baskani olmasi beni acikcasi bu kadar sevindirmemisti, ve ben daha objektif bir gozle, arkadaslarima bu sevinclerinin nedenlerini ve Obama'dan ne beklediklerini sorma firsati bulmustum.
Acikcasi bircogu bana zaten duydugum ve inanmam beklenilen 'change we can believe in'den baska bir sey soylemediler, ama bir arkadasimin cevabi cok ilginc olmustu:
'Barack Obama'dan ne bekledigimi bilmiyorum: ama beklemedigim sey su: dunyayi degistirmesi. Herkes ondan cok sey bekliyor, kimse bu kadar beklentiyi karsilayamaz'
Gercekten de Barack Obama, kazandigi 4 Kasim secimleriyle sadece dunyanin super gucunun kontrol mekanizmasini degil, ayni zamanda bir yikintiyi da devraldi. Ustelik dunya ondan sadece ortaligi silip supurmesini degil, bir de dekore ederek yepyeni bir Amerika yaratmasini bekliyor.
Irak ve Afganistan'daki basarisiz askeri yapilanma, Rusya'yla tam cozulememis olan NATO krizleri, Iran'la girilen nukleer silahlanma yarislari, kadim muttefik Israil'in Filistin dilemmasi ve Buyuk Depresyon'dan sonra gorulen en buyuk resesyon...
47 yasindaki -politik gecmisle kiyasla- bu genc omuzlardan, buyuk devinimler beklenmekte.
Barack Obama da Beyaz Saray'a tasinir tasinmaz, daha bavullarini cikarmadan is basina koyuldu ve belki de sorumluluklarin en buyugu, dertlerin en zoru olan global kriz icin Amerika Birlesik Devletleri'nin uygulamasi gereken bazi planlari acikladi.
Hemen hatirlatalim, su an dunyamizi etkileyen bu global kriz, Amerika'da bankalarin 'non performing loans' dedigimiz, kredibilitesi olmayan, geri-odeyebilecegine guvenilmeyen ve yanlis yatirimlarda bulunan musterilere kredi vermesi (bu durumda mortgage kredisi) ile baslamis, Lehmann Brothers, AIG gibi onemli sirketlerin iflas etmesine neden olmustu. Bircok banka, devlet tarafindan alinmis, boylece banka sistemi batmaktan da kil payi da olsa kurtarilmisti.
Barack Obama'nin Adam Smith'i utancindan kizartan bu kriz icin acikladigi politikalar, en basit haliyle iki baslik altinda toplaniyor:
1.Umumi yapilanmaya yatirim: Ingilizcesi 'public infrastructure' olan bu kavram, Franklin Roosevelt'in de Buyuk Depresyon donemlerinde buyumenin negatif hizini dusurmek icin uyguladigi bir politikaydi. Mesela otobanlarin yenilenmesi, yeni raylarin dosenmesi gibi planlarla hem devlet harcamalari artirilarak buyume hizlandirilmis, hem de bu calismalarla insanlar icin yeni is imkanlari sunulmustu.
Barack Obama'da ABD butcesinin 2/3 kadarinin bu yapilanma icin kullanilacagini belirtti.
Her ne kadar Roosevelt doneminde basarili olduysa da, bazi ekonomistler durumun cok da yanlisi degil.
Ornegin Nobel odullu ekonomist Paul Krugman, bu tur yatirimlar icin toplanilan bilgilerin -hangi alana, nasil yatirim yapilacak ve kazanc ne boyutta olacak- maliyetinin cok fazla oldugunu, bu yuzden de yapilan yatirimin cok da verimli olmayacagini soyleyenlerden yalnizca en unlusu.
2.Vergilerde indirim: Barack Obama, ABD butcesinin geri kalan 1/3uyle de vergi indirimine gidilecegini, boylelikle insanlarin maaslarinda bir artis saglanarak tuketimlerinin hizlandirilacagini acikladi.
Her ne kadar bu da teoride uygun bir calisma olsa da, pratikte olasilirligi kisitli olabilecek bir uygulama- zira insanlarin tuketimlerinin sadece ellerindeki paraya bagli olmadigi, cok karsilastigimiz ve klasik ekonomik modellerden vazgecmis cati altinda kabul edilen bir olgu.
Uzun suren bir resesyondan sonra eline biraz daha fazla para gecen bir vatandasin, hemen eski tuketim modeline gecmeyecegi bir gercek. Sutten agzi yanan partiler, yogurdu belki ufleyerek bile yemeden, oncelikle yatirimlarini degerlendirecek, paralarini biriktirme yoluna gideceklerdir.
Devletin vergi indiriminin, ilerki zamanlarda yine bir vergi zammina yol acacagini ongoren daha ekonomik farkindaliga sahip olan partiler de yine tasarruflarini artirmayi sececeklerdir.
Kisacasi vergi indirimi de basli basina bir cozum olarak gorulmemekte.
Tuketimi hizlandirarak pazarlari canlandirmak icin yapilmasi gereken en buyuk sey insanlarin tuketim aliskanliklarini, resesyonun parcalamasina izin vermemek. E her insanin ekonomi anlayisi, tukettigi mallar, bu mallara verdigi onem de farkli olunca, herhangi bir spesifik cozum bulmak da bir hayli zor oluyor.
Barack Obama, pazarlari canlandirmak icin sadece tuketicilerin eline ekstra para vermeyi degil, onlari Amerikan mallarina da tesvik etmeyi secerek dogru gibi gorunen bir adim daha atti. Ozellikle celik ve demir gibi inputlarin Amerikan ureticilerinden alinmasini tesvik etmeye calisan Barack Obama; Cin, Avrupa Birligi uyeleri ve Kanada gibi onemli demir-celik ihracatcilarindan gelen tepki uzerine talebini geri cekse de, oneriler, dunya-serbest-pazarini cok da etkilemeden, daha Amerikan bazli bir uretim-tuketim modeline gecilmesi yonunde.
Tabi sadece pazarlardaki arz-talep egrileri degil, devletin kendi butcesi ve borclarinin finansmani da Amerika'nin su anda bulundugu zor konumlardan. Buyuk bir butce acigina sahip olan ABD (yaklasik 455 milyar dolar) bu acigi, finansal pazarlarda finanse etmeye calisiyor.
Yine de piyasalarda bu acigi eritebilecek denli talebin gorulmedigi de bir baska aci gercek.
Su an Barack Obama, ABD'nin dis politikalarindan ziyade, icinde bulundugu ekonomik piyasalari, iyi ya da kotu, verimli ya da verimsiz bazi mali politikalarla iyilestirmeye calismakta.
Sonucun ne olacagini ise zamandan baska gosterebilecek hicbir sey yok, ozellikle Adam Smith'in bile yanildigina sahit oldugumuz su mucizevi zamanlarda....
Cumhuriyetcilerin coktan belli olmus ve nispeten daha sikici adayi John McCain'e nazaran, Demokratlar, Barack Obama ve Hillary Clinton gibi iki liberal ve degisime simdiden baslamis (Afro-Amerikan vs. Kadin) adaylarin cekismesiyle ortak bir payda bulmakta hayli zorlanmislardi.
Yine de 3 Haziran 2008'de Demokratlar secimlerinden zaferle cikan Barack Obama oldu, ve Hillary Clinton'un 'herseye ragmen' destek konusmasi ile, bu sefer belki de daha az disli olan rakibi John McCain'le kapismaya koyuldu.
4 Kasim 2008'de bu genel secimleri de kazanan Barack Obama, ABD'nin yeni baskanlik koltuguna oturmaya, Beyaz Saray'i evi, yuvasi bellemeye, ve -umarim- Oval Ofis'i Bill Clinton-vari amaclarla kullanmamaya hak kazandi.
Sadece Amerikali vatandaslar degil, tum dunya bu zaferi alkisladi- Amsterdam'da otel lobilerinde kurulan dev ekranli secim gecelerinde, sadece California veya Illinois sakinleri degil, Cinlisinden Italyanina, Almanindan, Kenyalisina kadar herkes bu zafere alkis tuttu, ellerinde Amerikan bayraklari, ustlerinde Obama t-shirtleri, Obama'nin aldigi her eyalet, onlar icin bir parti nedeni oldu.
Ben, Amerika'nin demokrasi adi altinda bir gizli oligarsiyle yonetildigine, ve bu yuzden de kurtaj, saglik sigortasi, egitim politikalari gibi ic-isleri etkileyen politikalar disinda, dunya bazli aksiyonlarda cok onceden planlanmis politikalara, baskanlik koltuguna kim oturursa otursun, sadik kalindigina inananlardan biri oldugum icin, Barack Obama'nin ABD yeni baskani olmasi beni acikcasi bu kadar sevindirmemisti, ve ben daha objektif bir gozle, arkadaslarima bu sevinclerinin nedenlerini ve Obama'dan ne beklediklerini sorma firsati bulmustum.
Acikcasi bircogu bana zaten duydugum ve inanmam beklenilen 'change we can believe in'den baska bir sey soylemediler, ama bir arkadasimin cevabi cok ilginc olmustu:
'Barack Obama'dan ne bekledigimi bilmiyorum: ama beklemedigim sey su: dunyayi degistirmesi. Herkes ondan cok sey bekliyor, kimse bu kadar beklentiyi karsilayamaz'
Gercekten de Barack Obama, kazandigi 4 Kasim secimleriyle sadece dunyanin super gucunun kontrol mekanizmasini degil, ayni zamanda bir yikintiyi da devraldi. Ustelik dunya ondan sadece ortaligi silip supurmesini degil, bir de dekore ederek yepyeni bir Amerika yaratmasini bekliyor.
Irak ve Afganistan'daki basarisiz askeri yapilanma, Rusya'yla tam cozulememis olan NATO krizleri, Iran'la girilen nukleer silahlanma yarislari, kadim muttefik Israil'in Filistin dilemmasi ve Buyuk Depresyon'dan sonra gorulen en buyuk resesyon...
47 yasindaki -politik gecmisle kiyasla- bu genc omuzlardan, buyuk devinimler beklenmekte.
Barack Obama da Beyaz Saray'a tasinir tasinmaz, daha bavullarini cikarmadan is basina koyuldu ve belki de sorumluluklarin en buyugu, dertlerin en zoru olan global kriz icin Amerika Birlesik Devletleri'nin uygulamasi gereken bazi planlari acikladi.
Hemen hatirlatalim, su an dunyamizi etkileyen bu global kriz, Amerika'da bankalarin 'non performing loans' dedigimiz, kredibilitesi olmayan, geri-odeyebilecegine guvenilmeyen ve yanlis yatirimlarda bulunan musterilere kredi vermesi (bu durumda mortgage kredisi) ile baslamis, Lehmann Brothers, AIG gibi onemli sirketlerin iflas etmesine neden olmustu. Bircok banka, devlet tarafindan alinmis, boylece banka sistemi batmaktan da kil payi da olsa kurtarilmisti.
Barack Obama'nin Adam Smith'i utancindan kizartan bu kriz icin acikladigi politikalar, en basit haliyle iki baslik altinda toplaniyor:
1.Umumi yapilanmaya yatirim: Ingilizcesi 'public infrastructure' olan bu kavram, Franklin Roosevelt'in de Buyuk Depresyon donemlerinde buyumenin negatif hizini dusurmek icin uyguladigi bir politikaydi. Mesela otobanlarin yenilenmesi, yeni raylarin dosenmesi gibi planlarla hem devlet harcamalari artirilarak buyume hizlandirilmis, hem de bu calismalarla insanlar icin yeni is imkanlari sunulmustu.
Barack Obama'da ABD butcesinin 2/3 kadarinin bu yapilanma icin kullanilacagini belirtti.
Her ne kadar Roosevelt doneminde basarili olduysa da, bazi ekonomistler durumun cok da yanlisi degil.
Ornegin Nobel odullu ekonomist Paul Krugman, bu tur yatirimlar icin toplanilan bilgilerin -hangi alana, nasil yatirim yapilacak ve kazanc ne boyutta olacak- maliyetinin cok fazla oldugunu, bu yuzden de yapilan yatirimin cok da verimli olmayacagini soyleyenlerden yalnizca en unlusu.
2.Vergilerde indirim: Barack Obama, ABD butcesinin geri kalan 1/3uyle de vergi indirimine gidilecegini, boylelikle insanlarin maaslarinda bir artis saglanarak tuketimlerinin hizlandirilacagini acikladi.
Her ne kadar bu da teoride uygun bir calisma olsa da, pratikte olasilirligi kisitli olabilecek bir uygulama- zira insanlarin tuketimlerinin sadece ellerindeki paraya bagli olmadigi, cok karsilastigimiz ve klasik ekonomik modellerden vazgecmis cati altinda kabul edilen bir olgu.
Uzun suren bir resesyondan sonra eline biraz daha fazla para gecen bir vatandasin, hemen eski tuketim modeline gecmeyecegi bir gercek. Sutten agzi yanan partiler, yogurdu belki ufleyerek bile yemeden, oncelikle yatirimlarini degerlendirecek, paralarini biriktirme yoluna gideceklerdir.
Devletin vergi indiriminin, ilerki zamanlarda yine bir vergi zammina yol acacagini ongoren daha ekonomik farkindaliga sahip olan partiler de yine tasarruflarini artirmayi sececeklerdir.
Kisacasi vergi indirimi de basli basina bir cozum olarak gorulmemekte.
Tuketimi hizlandirarak pazarlari canlandirmak icin yapilmasi gereken en buyuk sey insanlarin tuketim aliskanliklarini, resesyonun parcalamasina izin vermemek. E her insanin ekonomi anlayisi, tukettigi mallar, bu mallara verdigi onem de farkli olunca, herhangi bir spesifik cozum bulmak da bir hayli zor oluyor.
Barack Obama, pazarlari canlandirmak icin sadece tuketicilerin eline ekstra para vermeyi degil, onlari Amerikan mallarina da tesvik etmeyi secerek dogru gibi gorunen bir adim daha atti. Ozellikle celik ve demir gibi inputlarin Amerikan ureticilerinden alinmasini tesvik etmeye calisan Barack Obama; Cin, Avrupa Birligi uyeleri ve Kanada gibi onemli demir-celik ihracatcilarindan gelen tepki uzerine talebini geri cekse de, oneriler, dunya-serbest-pazarini cok da etkilemeden, daha Amerikan bazli bir uretim-tuketim modeline gecilmesi yonunde.
Tabi sadece pazarlardaki arz-talep egrileri degil, devletin kendi butcesi ve borclarinin finansmani da Amerika'nin su anda bulundugu zor konumlardan. Buyuk bir butce acigina sahip olan ABD (yaklasik 455 milyar dolar) bu acigi, finansal pazarlarda finanse etmeye calisiyor.
Yine de piyasalarda bu acigi eritebilecek denli talebin gorulmedigi de bir baska aci gercek.
Su an Barack Obama, ABD'nin dis politikalarindan ziyade, icinde bulundugu ekonomik piyasalari, iyi ya da kotu, verimli ya da verimsiz bazi mali politikalarla iyilestirmeye calismakta.
Sonucun ne olacagini ise zamandan baska gosterebilecek hicbir sey yok, ozellikle Adam Smith'in bile yanildigina sahit oldugumuz su mucizevi zamanlarda....
Etiketler:
Güncel
14 Şubat 2009 Cumartesi
Murat Karayalçın ile Söyleşi

12 Şubat'ta Bilkent Üniversitesi, Abbas Güçlü'nün “Genç Bakış” programı aracılığıyla Murat Karayalçın'ı ağırladı. Okuldan dönüş sorunum olduğu için programı televizyon aracılığıyla izledim.
23.45te başlaması beklenen program yaklaşık bir saat gecikmeyle başladı. Olsun, beklediğimize değdi. Sonuçta Murat Karayalçın, CHP'nin Ankara Büyükşehir Belediyesi (kendisinin deyimiyle anakent) Başkanı adayı Bilkentli öğrencilerin ayağına kadar gelmişti!
Öğrenci katılımı ve sorularının genel kalitesi
Mithat Çoruh Amfisindeki pek çok seminere katılma fırsatım oldu. Teknolojik, güncel ya da tarihi olayları tartışmak amacıyla düzenlenen seminerler genelde sinek avlardı. Ne zaman ki “kişisel gelişim” seminerleri olurdu (yani nasıl daha kolay para kazanabilirsiniz seminerleri), o zaman mekan dolup taşardı. Bu sefer istisnai bir durum oluştu – insanlar Murat Karayalçın'ı görmek için akın akın geldiler. Kabul edelim ki, bazı meraklılar hariç, Bilkentte okuyan öğrencilerin pek çoğu apolitiktir. Bu yüzden katılım beklediğimden de fazlaydı. Uykularından bile fedakarlık edebilecek bu kadar çok insan olduğunu bilmek mutluluk vericiydi. Seminere gelemeyen ama en az gelenler kadar ilgili olan pek çok insan olduğuna da kesin. Bu seminer sayesinde okul arkadaşlarıma artık daha çok inanıyorum.
Programın büyük bir çoğunluğu katılımcılarla Murat Karayalçın arasında soru-cevap şeklinde geçti. Söz alanlar, çeşitli partilerin sempatizanlığını yapanları saymazsak, oldukça can alıcı sorular yöneltti. Ankara'nın sorunları olsun, Türkiye'deki güncel olaylar olsun, Murat Karayalçın'ın fikirlerini dinleme fırsatını elde ettik. Kısıtlı süre ve kalabalık katılım sebebiyle yanıtlar doğal olarak olabildiğince kısaydı, hatta bazı konular yüzeysel denebilecek kadar az konuşuldu. Genel olarak sorular şu başlıklar altında toplanıyordu (eksik olduğunu düşündüğünüz varsa lütfen yorumlarda yazın) :
- Ulaşım hakkında ne tür iyileştirmelerde bulunmayı düşünüyorsunuz?
- Öğrencilerin yaşamına ne türlü katkılarda bulunmayı hedefliyorsunuz?
- Adayı olduğunuz partinin (CHP) “dini” açılımları hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Son 15 yıldır aldığınız seçim yenilgilerini neye bağlıyorsunuz?
- Bir ara telefonla bir belediye çalışanı bile aradı. Murat Karayalçın başkan olunca Melih Gökçek'in insanlarını kovacakmış, doğru mudur? Diye sordu.
- MHP'nin adayı hakkında neler düşünüyorsunuz? ( Kişisel görüşümdür; bu insan Beypazarı'nı cennete çevirmiştir)
- Belediye başkanı olduğunuz dönemde Ankara'nın havası çok kirliydi. Açıklayabilir misiniz?
- Kültür anlayışınızı açıklayabilir misiniz?
Söyleşinin düzeyi hiç alçalmadı. Sadece bir tane sabırsız arkadaşımız vardı, mikrofonu alıp sözünü söylemek için çok debelendi, bağırdı çağırdı. Farklı görüşlerde pek çok insan, saygı çerçevesini aşmadan sorularını ve eleştirilerini dile getirdi. Bunu o meşhur “demokrasi olgunluğu”na sığdırabileceğimizi umuyorum.
Murat Karayalçın'ın genel üslubu
Murat Karayalçın'a sadece kendisi hakkında değil, salonda bulunmayan bazı kişiler (Deniz Baykal, Kemal Kılıçdaroğlu, CHP, vs.) hakkında da eleştirler ve sorular geldi. Tüm bu söyleşi sırasında Karayalçın oldukça sakin ve görgülüydü. Bu da onun katılımcılara ne kadar çok saygı gösterdiğinin doğrudan bir ifadesidir.
Eskiden beraber çalışmış olduğu MHP'li rakibi için oldukça nazik bir dilde konuştu. Konuşması sırasında tek eleştirdiği kişi Melih Gökçek oldu. O eleştirileri de hakaret boyutuna asla inmedi.
Ankaray ve Metro'nun açılışı Melih Gökçek zamanında yapıldı. Bu, projenin gerçek sahibini değiştirmez; projeler Karayalçın döneminde yapılmıştı. Ulaşımın iyileştireceğini vaadetti. Ankara'nın su kaynaklarını genişletme sözünü de veren Karayalçın, su kaynaklarını Ankara'ya bağlamak için gerekli olan masrafları “Çayyolu Metrosu” projesine aktaran Gökçek'in rantçı anlayışını eleştirdi.
Karayalçın döneminde Ankara'da kömür kullanımı oldukça yaygındı. Doğalgaz mevcuttu; Karayalçın'ın yaptığı şey de doğalgaz kullanımını yaygınlaştırmak oldu. Hava kirliliği konusunda da gösterilen şeffaflığı hatırlattı (o dönemde hava kirliliği oranı ölçümleri gazetelerde duyurulurdu). Ankara'nın havasının temizlenmesinde büyük katkısı olduğunu söyledi.
Diğer pek çok güzel yanıtın yanında beni tek tatmin etmeyen, CHP'nin yeni açılımları ile ilgili yanıtı oldu. Yanıtlarında özetle CHP'nin ardniyetli olmadığını düşündüğünü ifade etti. Bir partinin adayı olmak demek o partinin bütün görüşlerini tasvip etme zorunluluğunu getirmez. Kaldı ki partinin resmi görüşü gibi görünse de parti içinde de bu konuda %100 bir fikir birliği olduğunu iddia edemeyiz. Ayrıca mesele hakkında fazla iyimser bir yaklaşımda bulundu; diyanet işlerinin masum bir kurum olduğunu ve bu yüzden kursları denetleyebileceğini varsaydı. Kursları bir merkezde toplamak çekici gelmiş olabilir. Gel gör ki, kadınların parfüm kullanmasını günah kabul eden bir kuruma nasıl güvenebilirsiniz ki küçücük çocukların beyinlerini Kur'an kurslarında yıkamasın? Asıl sorun denetimlilikten çok uzaktadır. Kur'an kursu meselesi hala tutarlı bir uygulanabilirlikten uzak, tartışmalı bir konudur. Varolan kursların hali de bu tartışmalı durumu doğrulamaktadır.
“Öğrenci kollektifleri” hadisesi
Gecenin belki de en ilginç çıkışı, Öğrenci Kollektiflerinden geldiğini söyleyen bir kızdan geldi. Birkaç maddeden oluşan bir bildirgeyi okudu ve Karayalçın'a bu bildirgenin altına imza atıp atamayacağını sordu. Maddelerin içinde “öğrencilere bedava ulaşım sağlamak”, “öğrencilerin barınma koşullarını iyileştirmek”, “evde kalan öğrencilerin doğalgaz ve su faturalarında %50 indirim yapmak”, “üniversitelerin doğalgazı ve suyu ücretsiz kullanmaları”, “belediye işlerinde üniversitelere söz hakkı vermek” gibi çarpıcı istekler vardı.
Karayalçın, maddelerin çoğunun uygulanabiliğinin imkansız olmadığını kabul etti; ancak adamakıllı bir hesap yapmadan bir söz vermenin tüm öğrencilere bir hakaret olacağını söyledi. Belki de böylece ucuz bir tuzağa düşmekten kurtuldu.
DEHAP meselesi hakkında...
2004 seçiminde DEHAP'la yapılan ittifakı katılımcılar tarafından defalarca dile getirildi. Mikrofonu eline alanlar, konuştu da konuştu, coştu da coştu. PKK, Leyla Zana'lar havada uçuştu. Belli ki, özellikle MHP adayının kullanabileceği en etkili açık buydu. Karayalçın da defalarca parolasının “Tek vatan, bütün bir vatan olduğunu” dile getirdi; kendisini mitinglerde alkışlayan doğulu vatandaşlarımızı hatırlattı. PKK'nın bir bela olduğunu, PKK'yı asla desteklemediğini defalarca tekrarladı.
Karayalçın'ı bu konuda savunma niyetinde hiç değilim. Hatta bu girişimiyle istediği amaca (“Kürt kardeşlerimize el uzatmak”) ulaşamamış, hatta tatsız bir hata yapmıştır. Ancak herşeyin de bir adabı var. Ben oradaki insanlar olsaydım, aynı meseleyi durduk durmadık yerde, sürekli dile getirmek yerine bir tane, tutarlı soru sorardım. Örneğin, “2004'te bir ittifak yapmıştınız. Sizce bu yerinde bir çalışma mıydı, buna benzer bir girişimi ileride tekrarlamayı düşünüyor musunuz?” Karayalçın da, mantıklı ya da mantıksız, yanıtını verirdi, ki öyle de yaptı aslında. Bir söyleşide bulunma sebebiniz, konuşmacıya saldırıda bulunmak olmamalıdır. Üstelik bir kişiye “sen vatan hainisin” imasında bulunmak çok ağır bir küfürdür. Görüşlerini paylaşmayı ve dolayısıyla eleştirilmeyi kabul etmiş bir insana böylesine gelişigüzel ve zalimce davranılmaz.
Abbas Güçlü'nün sunum kalitesi
Uğur Dündar'ın “Kılıçdaroğlu” düellolarındaki performansını gördükten sonra artık pek çok gazetecinin sunum kalitesi gözümde yavan gelmeye başladı. Nitekim, her ne kadar genelde “öğrencisever” bir profil çizse de Abbas Güçlü, bu sefer öğrencilerin kanına girmeyi başaramadı. Programda ön plana çıkması elbette uygunsuz olurdu; ancak kendinden daha fazla da katabilirdi. “Bilkentli öğrenci profili” klişesini birkaç kere tekrarlayınca katılımcılardan - bence doğal olarak - tepki aldı. Bundan sonra bu konuda daha dikkatli olacağını umuyorum.
“Geçmişte sol olarak bölüne bölüne kaybettik, şimdi ise birleşerek kazanacağız” mottosuyla hareket eden Karayalçın, sosyal devlet anlayışını ne kadar iyi kavradığını verdiği yanıtlarla gösterdi. Belediye'deki o ismini vermek istemeyen çalışana yaptığı muameleden tutun da Ankara'lıları yoksulluk sınırının üstüne çıkarmak için tasarladığı projelere kadar pek çok ilginç söylemde bulundu. Seçimde galip gelirse, verdiği sözlerin ne kadar arkasında durduğunu görme fırsatını bulmuş olacağız.
Her şey gönlünüzce olsun...
(Fotoğraf, http://www.seshaber.com/resim/karayalcin0c5a49590c4dfd1dby.jpg adresinden alınmıştır)
Etiketler:
Partiler,
seçimler,
Söyleşi/Seminer
11 Şubat 2009 Çarşamba
3 duyuru
1. Bu akşam 23.45'te Kanal D'de "Genç Bakış" adlı bir program yayınlanacak. Program Bilkent Üniversitesi Mithat Çoruh Amfi'den canlı olarak yayınlanacak.
2. Bilkent Üniversitesi'nde Sosyalist Düşünce Kulübü kurulmuş.
3. Aslında nisan 2007'de yazılmış olan bir bildirgeye rastladım. Henüz okumaya başlamadım. Bildirgeye http://www.solsecenek.com sitesinden ulaşabilirsiniz. Özellikle Felsefe/İdeoloji Çerçevesi'nden itibaren yazılan maddeler ilginç olabilir.
Programı izleyelim, bildirgeyi okuyalım. Ben her birisi için düşüncelerimi harmanlayıp ayrı ayrı yazmayı planlıyorum. Siz okurlarımın da görüşlerini çok merak ediyorum. Kulübü takip edebilmek için etkinliklerini duyurmaları gerekecek. Eskilerin sözlerini tekrarlamaktan başka bir şey yapacak olurlarsa takip etmeye değebilir.
Her şey gönlünüzce olsun.
2. Bilkent Üniversitesi'nde Sosyalist Düşünce Kulübü kurulmuş.
3. Aslında nisan 2007'de yazılmış olan bir bildirgeye rastladım. Henüz okumaya başlamadım. Bildirgeye http://www.solsecenek.com sitesinden ulaşabilirsiniz. Özellikle Felsefe/İdeoloji Çerçevesi'nden itibaren yazılan maddeler ilginç olabilir.
Programı izleyelim, bildirgeyi okuyalım. Ben her birisi için düşüncelerimi harmanlayıp ayrı ayrı yazmayı planlıyorum. Siz okurlarımın da görüşlerini çok merak ediyorum. Kulübü takip edebilmek için etkinliklerini duyurmaları gerekecek. Eskilerin sözlerini tekrarlamaktan başka bir şey yapacak olurlarsa takip etmeye değebilir.
Her şey gönlünüzce olsun.
Etiketler:
Medya,
Söyleşi/Seminer
30 Ocak 2009 Cuma
Davos ve Gazze için farklı bir bakış açısı
Melloncolie Davos ile ilgili çok güzel bir yazı yazdı. Ben birazcık olaya farklı bir yönden yaklaşmak istiyorum.
…
İsrail Gazze'deyken, Türkiye'de...
Kahrolsun İsrail, Katil İsrail, Yaşasın Hamas,... sloganları kol gezdi.
Facebook'ta bir sürü nefret dolu grup açıldı. Kimisi Arapları aşağılıyor, kimisi İsraillileri, kimisi Gazzeli çocuklara yakınıyor, kimisi gazzeyi unutmuş, Hamas taraftarlığı yapıyor.
İstanbul'da Musevi vatandaşlarımızın yaşadığı semtlerdeki bilboardlarda musevilere hakaret eden çirkin ilanlar asıldı.
MÜSİAD hemen bir miting düzenleyiverdi.
Savaş bitti. Davos'ta başbakanımız kızıyor, köpürüyor toplantıdan ayrılıyor. “Siz insan öldürmeyi iyi bilirsiniz” demiş. Oh ne de güzel oturtmuş.
Yunanistan alkışlıyor. İran alkışıyor. Araplar coştu zaten.
Obama'nın temsilcisi Türkiye'ye gelmiyormuş... İki liderin sürtüşmesini talihsiz bulmuşlarmış da, sonradan telefon görüşmesi yapmaları olumlu bir gelişmeymiş.
Miş, miş miş...
(…)
Bu ucuz sahne numarası, son zamanlarda gündemde yer kaplayan büyük küçük her olayda oynanıyor (ya da ben öyle hissetmeye başladım). Herkes birbirini suçluyor. Sanırsınız ki dünya ikiye bölünmüş durumda, delikanlı hakikaten delikanlı, kötü adam hakikaten kötü adam. Bütün dünya, aptal yerine konmuş halde, olan biteni izliyor.
Ama işte şu ayrıntıyı kaçırıyoruz; bu “oyuncular”dan hiçbirisi birbirinden habersiz oynamıyor. Aslında hepsi karşılıklı çıkar alışverişi yapıyor. Bunun adı da Danışıklı Dövüştür. Siyasi liderler, halklarını korkuyla kendilerine bağlamak için birbirleriyle adeta dayanışma içindeler.
Buyrun size eski bir örnek....
Yandaş medyadan bir yazar, nereden çıktığını bile hatırlamadığım bir sebepten ötürü başbakanı eleştiriyor. Başbakan da ona çatıyor. Siz diyorsunuz ki “kendi yandaşının bile vicdanı sızladı, isyan etti”... 3-5 gün sonra yandaş yandaşlığa, başbakan başbakanlığa devam ediyor. Bu arada, yazar kendisinin ve gazetesinin tirajını arttırıyor, başbakan da yazarı affediverip demokrasi havarisi oluveriyor.
Bir benzerlik bulabildiniz mi?
(…)
Görmüyor musunuz?
Tayyip Türkiye'ye kahraman olarak döndü; başta Filistin olmak üzere mazlum halkların savunucusu olarak.
İstanbul'daki pek çok telefon kullanıcısının telefonuna mesajlar yağdı başbakan şu saatte havaalanında olacak diye. Kalabalık toplandı, sloganlar atıldı. Gazze'de Erdoğan'a destek mitingi düzenlendi. Başbakanımız bu arada Atatürk'ü de hatırlamış, Yurtta Sulh Cihanda Sulh diyor. Yandı dertler, bitti tasa, kurbanız bu cambaza. Bu sefer kömür değil de, odun dağıtabilir...
Şimon Peres İsrail'e kahraman olarak döndü; haklı İsrail halkının çıkarlarının koruyucusu olarak.
Daha fazla silah, daha fazla savaş. İsrail'de iktidarda duran şahinler, Lübnan'a operasyon düzenlerken kendi kamuoyundan bile büyük tepkiler almış ve sonra geri çekilmek zorunda kalmıştı. Şimdi aynı şahıslar, sözlerini daha kolay geçirecek. Çünkü dışarıdaki düşmanlar sürekli olarak İsrail halkının hakkını savunmasını engelliyor. Yüce İsrail devletini adeta alaya alıyorlar.
Amerikalı yetkililer yarım ağızlı konuşuyorlar ki olayı tepki almadan kurtarabilsin. İsrail'e silah yardımı yapmaya devam edecek. Bu arada da çatışan tarafları birbirine kışkırtacak.
Hamas da Filistin halkının sözde haklı temsilcisi ünvanını pekiştiriverdi!
(...)
Ne Hamas, ne de İsrail masumdu. Sonuçta kabak kimin başına patladı? Bölünen, birbirine düşen halklara, öldürülüp de cesetleri üzerinden siyaset yapılan bebelere, bebelerin analarına.
Bu noktada “oyuna gelmeyelim” gibi klişe bir laf söylemekten biraz daha öteye geçip, naçizane fikrimce ne yapabiliriz, nasıl tavır koyabiliriz, belirtmek isterim.
1. Gündemdeki olaylar hakkında başka insanların fikirlerini benimsemektense, aynı doğrultuda bile olsa, kendi görüşlerimizi geliştirmeliyiz ve paylaşmalıyız. Bu paylaşım bir kahve muhabbetinin ötesine çıkmalı; bloglarda yazmalıyız, günlük hayatımızda tartışmalıyız. Ne kadar bilinçli insan, o kadar sağlıklı düşünen bir toplum!Ancak bu şekilde ardniyetli davranışların hedefini bulmasını engelleyebiliriz.
2. İnsanları, toplulukları birbirinden ayırmaya yönelik vurgulara karşı dikkatli olmalıyız. Bu vurgular açık seçik olabilir; sanki olağan ve önemsiz birer ayrıntıymış gibi de önümüze sunulabilir. Oysa ki barışın ve özgürlüğün sağlanmasını isteyenler için önemli olan ayrıştırıcı olmak değil, birleştirici ve bütünleştirici olmaktır.
3. Hiçbir aşırı harekete rağbet etmemeliyiz. Musevilere hakaret edenleri bir düşünün. Bir kere hiçkimse, kendi sülalesinin 4 nesil öncesini bilemez. Bu ne uyuşukluktur, insan nasıl kendi ceddini düşünmeden bir soya küfredebilir? Ayrıca İsrail ile Musevilik, Filistin ile Hamas nasıl bu kadar kolay özdeşleştirilir?
4. Bizi kandırmaya çalışanları ve kandırma teşebbüslerini asla ama asla unutmayalım. Bir siyasi lider önemli bir konuda beylik bir laf ederse, aklınızın bir köşesinde tutun, hatta bir kağıda yazın. Ertesi hafta aynı konu hakkında nasıl da tam tersi bir söyleme girdiğini görünce, ya da daha kötüsü, o konunun gündemden nasıl çekildiğine şaşıracaksınız. Asıl hedef, çünkü, o meseleyi samimi bir şekilde tartışmak değil, daha büyük sorunları örtmek. Unutursak, ekmeklerine yağ sürmüş oluruz. Kin tutalım demiyorum ama unutmayalım, unutturmayalım.
…
İsrail Gazze'deyken, Türkiye'de...
Kahrolsun İsrail, Katil İsrail, Yaşasın Hamas,... sloganları kol gezdi.
Facebook'ta bir sürü nefret dolu grup açıldı. Kimisi Arapları aşağılıyor, kimisi İsraillileri, kimisi Gazzeli çocuklara yakınıyor, kimisi gazzeyi unutmuş, Hamas taraftarlığı yapıyor.
İstanbul'da Musevi vatandaşlarımızın yaşadığı semtlerdeki bilboardlarda musevilere hakaret eden çirkin ilanlar asıldı.
MÜSİAD hemen bir miting düzenleyiverdi.
Savaş bitti. Davos'ta başbakanımız kızıyor, köpürüyor toplantıdan ayrılıyor. “Siz insan öldürmeyi iyi bilirsiniz” demiş. Oh ne de güzel oturtmuş.
Yunanistan alkışlıyor. İran alkışıyor. Araplar coştu zaten.
Obama'nın temsilcisi Türkiye'ye gelmiyormuş... İki liderin sürtüşmesini talihsiz bulmuşlarmış da, sonradan telefon görüşmesi yapmaları olumlu bir gelişmeymiş.
Miş, miş miş...
(…)
Bu ucuz sahne numarası, son zamanlarda gündemde yer kaplayan büyük küçük her olayda oynanıyor (ya da ben öyle hissetmeye başladım). Herkes birbirini suçluyor. Sanırsınız ki dünya ikiye bölünmüş durumda, delikanlı hakikaten delikanlı, kötü adam hakikaten kötü adam. Bütün dünya, aptal yerine konmuş halde, olan biteni izliyor.
Ama işte şu ayrıntıyı kaçırıyoruz; bu “oyuncular”dan hiçbirisi birbirinden habersiz oynamıyor. Aslında hepsi karşılıklı çıkar alışverişi yapıyor. Bunun adı da Danışıklı Dövüştür. Siyasi liderler, halklarını korkuyla kendilerine bağlamak için birbirleriyle adeta dayanışma içindeler.
Buyrun size eski bir örnek....
Yandaş medyadan bir yazar, nereden çıktığını bile hatırlamadığım bir sebepten ötürü başbakanı eleştiriyor. Başbakan da ona çatıyor. Siz diyorsunuz ki “kendi yandaşının bile vicdanı sızladı, isyan etti”... 3-5 gün sonra yandaş yandaşlığa, başbakan başbakanlığa devam ediyor. Bu arada, yazar kendisinin ve gazetesinin tirajını arttırıyor, başbakan da yazarı affediverip demokrasi havarisi oluveriyor.
Bir benzerlik bulabildiniz mi?
(…)
Görmüyor musunuz?
Tayyip Türkiye'ye kahraman olarak döndü; başta Filistin olmak üzere mazlum halkların savunucusu olarak.
İstanbul'daki pek çok telefon kullanıcısının telefonuna mesajlar yağdı başbakan şu saatte havaalanında olacak diye. Kalabalık toplandı, sloganlar atıldı. Gazze'de Erdoğan'a destek mitingi düzenlendi. Başbakanımız bu arada Atatürk'ü de hatırlamış, Yurtta Sulh Cihanda Sulh diyor. Yandı dertler, bitti tasa, kurbanız bu cambaza. Bu sefer kömür değil de, odun dağıtabilir...
Şimon Peres İsrail'e kahraman olarak döndü; haklı İsrail halkının çıkarlarının koruyucusu olarak.
Daha fazla silah, daha fazla savaş. İsrail'de iktidarda duran şahinler, Lübnan'a operasyon düzenlerken kendi kamuoyundan bile büyük tepkiler almış ve sonra geri çekilmek zorunda kalmıştı. Şimdi aynı şahıslar, sözlerini daha kolay geçirecek. Çünkü dışarıdaki düşmanlar sürekli olarak İsrail halkının hakkını savunmasını engelliyor. Yüce İsrail devletini adeta alaya alıyorlar.
Amerikalı yetkililer yarım ağızlı konuşuyorlar ki olayı tepki almadan kurtarabilsin. İsrail'e silah yardımı yapmaya devam edecek. Bu arada da çatışan tarafları birbirine kışkırtacak.
Hamas da Filistin halkının sözde haklı temsilcisi ünvanını pekiştiriverdi!
(...)
Ne Hamas, ne de İsrail masumdu. Sonuçta kabak kimin başına patladı? Bölünen, birbirine düşen halklara, öldürülüp de cesetleri üzerinden siyaset yapılan bebelere, bebelerin analarına.
Bu noktada “oyuna gelmeyelim” gibi klişe bir laf söylemekten biraz daha öteye geçip, naçizane fikrimce ne yapabiliriz, nasıl tavır koyabiliriz, belirtmek isterim.
1. Gündemdeki olaylar hakkında başka insanların fikirlerini benimsemektense, aynı doğrultuda bile olsa, kendi görüşlerimizi geliştirmeliyiz ve paylaşmalıyız. Bu paylaşım bir kahve muhabbetinin ötesine çıkmalı; bloglarda yazmalıyız, günlük hayatımızda tartışmalıyız. Ne kadar bilinçli insan, o kadar sağlıklı düşünen bir toplum!Ancak bu şekilde ardniyetli davranışların hedefini bulmasını engelleyebiliriz.
2. İnsanları, toplulukları birbirinden ayırmaya yönelik vurgulara karşı dikkatli olmalıyız. Bu vurgular açık seçik olabilir; sanki olağan ve önemsiz birer ayrıntıymış gibi de önümüze sunulabilir. Oysa ki barışın ve özgürlüğün sağlanmasını isteyenler için önemli olan ayrıştırıcı olmak değil, birleştirici ve bütünleştirici olmaktır.
3. Hiçbir aşırı harekete rağbet etmemeliyiz. Musevilere hakaret edenleri bir düşünün. Bir kere hiçkimse, kendi sülalesinin 4 nesil öncesini bilemez. Bu ne uyuşukluktur, insan nasıl kendi ceddini düşünmeden bir soya küfredebilir? Ayrıca İsrail ile Musevilik, Filistin ile Hamas nasıl bu kadar kolay özdeşleştirilir?
4. Bizi kandırmaya çalışanları ve kandırma teşebbüslerini asla ama asla unutmayalım. Bir siyasi lider önemli bir konuda beylik bir laf ederse, aklınızın bir köşesinde tutun, hatta bir kağıda yazın. Ertesi hafta aynı konu hakkında nasıl da tam tersi bir söyleme girdiğini görünce, ya da daha kötüsü, o konunun gündemden nasıl çekildiğine şaşıracaksınız. Asıl hedef, çünkü, o meseleyi samimi bir şekilde tartışmak değil, daha büyük sorunları örtmek. Unutursak, ekmeklerine yağ sürmüş oluruz. Kin tutalım demiyorum ama unutmayalım, unutturmayalım.
Da'fos' (veya da Ben Geldim!)
Basbakan Recep Tayyip Erdogan'in Simon Peres ve panel yoneticisi Washington Post yazari Daniel Ignatius'a carptigi metaforik tokat, krizlerle bezenmis, yerel secimlere bulanmis ulkemin gundemine hemencecik oturdu.
Nasil oturmasin? Yuce basbakanimiz, 'Kasimpasa delikanlisi', ezilenin savunucusu, Mr.Erdogan, 'katil' Simon Peres'e nasil da agzinin payini verdi- Ermeni oldugu bilinen Daniel Ignatius denen
'gazeteci bozmasi' 'ulusalci medya' parcasini nasil iki hareketle susturdu!
Oyle degil mi?
Nasil da bir gunes gibi dogduk kullerimizden!
Nasil da Turk'un gucunu gosterdik dunyaya!
Bes dakikada Erivan'dayken oradan da bir 10 dakikalik kisa yolculukla Kudus'e ulasiriz' in militarist ve milliyetci sinyallerini nasil da verdik katillere!
......
Size Sprite'tan aci bir gercek.
Su Hurriyet okuyucu yorumlarinin hicbiri olmadi. Olmayacak.
Simon Peres, 'ozur dilerim sayin Tayyip, lutfen beni affedin, bir densizlik olmus ben de yakistiramadim. Ayrica beni katil olarak gormeniz kalbimi de cok kiriyor, daha uzlasmaci bi lakap taksak?' sekli bir telefon acmadi basbakanimiza. Acmayacak.
Her ne kadar bu ilk yazimda Ertugrul Ozkok-vari bir usluba girmek istemesem de, gelin neler olduguna ve neler olacagina daha realist bir gozden bakalim...
......
1. Recep Tayyip Erdogan'in 'bana 12 dakika verdiler oysa Simon 25 dakika konustu' cikisi, hepimizin arkadasimizin 5.dogumgununde yasadigi 'ama Ali benden daha cok pasta aldi' bagirtisindan baska bir sey degildir. Biz nasil o bagirtidan sonra buyukler tarafindan 'ama bak canim, bugun Ali'nin dogumgunu, onun pastasi daha buyuk olmali degil mi ama- aynen senin dogumgunundeki gibi' yorumlarini dinlediysek, birinin de Tayyip beye boyle bir ders vermesi gereklidir.
Konu Israil-Filistin iliskileri olunca, Israil'in, bir ucuncu parti ulkeden daha fazla konusma hakki vardir, cunku bu onu dogrudan ilgilendiren bir olaydir.
Israil bu isin bir parcasidir, Turkiye ise sadece bolgede sozunu kendince dinletmeye calisan, ve panelde fikirleri istenen bir ulkedir.
Recep Tayyip Erdogan'in bu ayrimi iyi yapmasi gereklidir.
2. Simon Peres'e 'siz insan oldurmeyi iyi bilirsiniz' demenin, eger bir 'gucsuzlerin, ezilenlerin, fakirlerin yaninda, kan tuccarlarina katillere karsi gelen super RTEman' tarzi bir kahraman figuru olusturmasi bekleniyorsa, Batman'in Gotham City'de sadece Joker'le dalasmadigi gibi, Tayyip Bey'in de Bay Peres'le yetinmemesi gerekmektedir.
Onunde el pence divan durdugumuz George W.Bush olsun, flort etme gerekcesiyle recm cezasina carptirilan kizlarin bulundugu Arap ulkelerinin degerli baskanlari-seyhleri-agalari olsun, hatta Ermeni oldugu gerekcesiyle insanlarin olduruldugu ve bu katillerin de polisler tarafindan alkislandigi ulkemizin basbakani olsun, RTE bunlarin hepsine tek tek karsi gelmelidir.
Onemli ulkelerin katildiklari diplomatik panellerde, bel alti vurayim mantigi islemez. 'Sen benden daha katilsin', 'vay seni baby-killer' tarzi konusmalar, duygulardan cok cikarlarin konustugu forumlarda bir kagida yazilir, sonrasinda cope atilir.
3.Davos Ekonomik Forumu, bes tane arkadasin bir araya gelip, 'oglum bak bu davranislarin iyi degil, okuldaki kucuk bebelerden harac kesiyomussun, yakisir mi delikanliliga' uyarisi degildir. Bu tur forumlarda kisisel dogrular degil, ulke cikarlari konusur.
Bize yillar yili tarih kitaplarinda anlatilan 'ama Osmanli cok iyi bi ulkeydi hic somurgesi olmadi' legallestirmesine 100 puanlik bir kompozisyon sorusu: su an bir zamanlar dunyada en cok somurgeye sahip olan Birlesik Krallik'i, hic somurgesi olmamis yigit kahraman Osmanli'yla karsilastiriniz.
Diplomasi ve kisisel dogrular, her zaman cakismaz. Cakistirmaya calismak, hem diplomasiye, hem de kisisel ahlaka zarar vermektir.
4. Hamas'in bireysel sozculugunu boyle uluslararasi ortamlarda, boylesine hamas'et kokan tavirlarla yapmak, uluslararasi kredi yoksunlugundan baska bir sey getirmez.
Turkiye gibi, zaten coktan dis guclerin masasi olmus bir ulkenin, onu elinde tutanlara boyle bas kaldirmaya calismasi demek, masanin ellerden dusurulerek cope atilmasindan baska hicbir anlama gelmez.
Belki su aralar duyulan en klise cumleyi soyleyecegim ama:
Biz Israil'in PKK bayraklariyla miting yapmasini, Olmert'in PKK delegelerini Israil'e cagirmasini nasil istemezsek, Israil de hakli olarak Hamas'la girilen bu yakin iliskileri gormek istemeyecektir.
Simdi gelelim, bu 'cikis'in etkilerine:
1.'Change we can believe in' mottosuyla kalpleri kazanan, ilk siyahi Amerikan lideri Barack Obama, Gazze katliamlari sirasinda takindigi hic de 'change etmeyen' tavrindan sonra, simdi de Tayyip Erdogan'la olan gorusmesini ertelemistir.
Ama...
Bu cikis ayni zamanda Mr. Obama'nin Sarah Palin'li, 'ohmigosh Britney is back' gundemli ulkesinden birazcik disari bakarak, Israil-Filistin iliskilerinin bolgedeki diger ulkeleri de nasil olumsuz etkiledigini gormesini saglayacaktir.
2.Israil, uzun suredir muttefiki oldugu Turkiye'ye karsi daha cekingen bir tutum alacaktir. Bunun uzun vadeli sonuclari, hem Turkiye-Amerika (zira Barack Obama'nin disisleri danismanlarinin buyuk cogunlugunun Yahudi ve Israil vatandasi oldugu bilinmektedir) hem Turkiye-Israil iliskilerinde cesitli hasarlar yaratacaktir.
Ama...
Bu hasar, oyle 'Yuppie Amerika gudumunden kurtuluyoruz' 'Evet, artik biz de bagimsiz bir ulkeyiz' tarzi bir yapilanmaya degil, radikal Islamcilarin anti-semitik ve anti-Amerikanci, Arap ve Islam dunyasina yonelik tutumlarina paye vermeye gidecektir.
Zaten ulkemizin basindaki hukumetin Laik tutumu ve tam olarak degisip degismediginin tartisildigi ulkede, bir de radikal-Islam argumanlari gundemimizi alt ust edecektir.
3.Arap dunyasinda 'Vay Turkiye can Turkiye, elhamdulillah yanindayiz Turkiye' havasi bir donem esecek, sonra herkes kendi yoluna bakacaktir.
Turkiye coktan Ergenekon operasyonlariyla Rusya-Cin-Iran blogunun yaninda yer almayacagini dolayli yoldan belirttigi icin, su an Ortadogu dunyasinin en guclu ulkesinden zaten destek alamayacaktir. Diger butun ulkeler de zaten bati dunyasiyla olan icli disli petrol kokulu ticaret iliskilerini de bir Tayyip'in Poe-tarzi 'Davos mu? Nevermore.' sozuyle bitirmeyecektir.
....
Peki olan kime olacaktir?
Turk halkina.
Bilmem hatirlar misiniz, gecen yil Amerika'yi sallayan mortgage krizi, tum dunyayi etkileyen, Londra'sindan Tokyo'suna butun menkul kiymetler borsalarini sallayan bir resesyon haline gelmisti, ve ozellikle buyume surecini tamamlayamamis ulkelerde (bkz.Turkiye) etkileri daha buyuk olmustu.
Zira, matured-growth dedigimiz olgunlasmis bir ekonomik gelisime sahip olan endustriyel acidan gelismis ulkeler, bu krizi sadece sigorta sirketleri ve bankalar bazinda yasarken, Turkiye gibi gelismekte olan ulkelerde enflasyon-buyume egrileri de resesyondan asiri derecede etkilenmisti.
Ekonomik bilgisiz yetersiz Turk insani -ve Turk politikacisi olarak- biz hemen bir can simidi edasiyla 'aman enflasyon olmasin' mantigi guttugumuz icin, buyume oranlari eksi bekleniyor su an Turkiye'de.
Bu ne demek?
Bu daha fazla insan isten cikarilacak demek.
'Olsun olm, enflasyon durdu iste bak, 0.00 cikti bu donem' de artik bir anlam tasimaz. Cunku enflasyon fiyatin kendisi degil, buyume oranidir. Zaten pahali olan bir seyin, daha fazla pahalilasmasinin onlenmesidir.
Ve Sprite'tan aci bir gercek daha...
Sen issizken, mallarin pahali mi yoksa daha mi pahali oldugunun onemi yoktur- cunku iki sekilde de o mali alamayacaksindir.
Tabi bunlar o kadar da onemli degildir, cunku
Tam bir Osmanli cocugu olan sayin Basbakanimiz Recep Tayyip Erdogan, igrenc bebek katillerine agizlarinin paylarini vermistir. Dik ve dirayetli durusuyla asil Turk irkinin gucunu herkese gostermistir.
E boyle bi durumda, ben isten cikarilmisim, sen artik yarim kilo et yiyemez olmussun, faturalar borclar birikmis, dolar firlamis,
ne onemi var?
ps: Oncelikle, yaklasik 5 aydir Amsterdam'da oldugum ve Turkiye gerceklerini sadece dost muhabbetleri ve gazete basliklarindan ogrendigim icin, en ufak yanlisim olmussa ozur dilerim.
ps2: Daha onemli konulara odaklanmak isteyenler icin bir not:
Rusya Basbakani Vladimir Putin, (Davos Ekonomik Forumu'nda) devletci gecmisinden adeta 180 derece donerek, dunyayi sarsan ekonomik krizi durdurmak icin, devlet kontrolunun gerekli olmadigini soyledi.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/10887921.asp?yazarid=20&gid=61
Nasil oturmasin? Yuce basbakanimiz, 'Kasimpasa delikanlisi', ezilenin savunucusu, Mr.Erdogan, 'katil' Simon Peres'e nasil da agzinin payini verdi- Ermeni oldugu bilinen Daniel Ignatius denen
'gazeteci bozmasi' 'ulusalci medya' parcasini nasil iki hareketle susturdu!
Oyle degil mi?
Nasil da bir gunes gibi dogduk kullerimizden!
Nasil da Turk'un gucunu gosterdik dunyaya!
Bes dakikada Erivan'dayken oradan da bir 10 dakikalik kisa yolculukla Kudus'e ulasiriz' in militarist ve milliyetci sinyallerini nasil da verdik katillere!
......
Size Sprite'tan aci bir gercek.
Su Hurriyet okuyucu yorumlarinin hicbiri olmadi. Olmayacak.
Simon Peres, 'ozur dilerim sayin Tayyip, lutfen beni affedin, bir densizlik olmus ben de yakistiramadim. Ayrica beni katil olarak gormeniz kalbimi de cok kiriyor, daha uzlasmaci bi lakap taksak?' sekli bir telefon acmadi basbakanimiza. Acmayacak.
Her ne kadar bu ilk yazimda Ertugrul Ozkok-vari bir usluba girmek istemesem de, gelin neler olduguna ve neler olacagina daha realist bir gozden bakalim...
......
1. Recep Tayyip Erdogan'in 'bana 12 dakika verdiler oysa Simon 25 dakika konustu' cikisi, hepimizin arkadasimizin 5.dogumgununde yasadigi 'ama Ali benden daha cok pasta aldi' bagirtisindan baska bir sey degildir. Biz nasil o bagirtidan sonra buyukler tarafindan 'ama bak canim, bugun Ali'nin dogumgunu, onun pastasi daha buyuk olmali degil mi ama- aynen senin dogumgunundeki gibi' yorumlarini dinlediysek, birinin de Tayyip beye boyle bir ders vermesi gereklidir.
Konu Israil-Filistin iliskileri olunca, Israil'in, bir ucuncu parti ulkeden daha fazla konusma hakki vardir, cunku bu onu dogrudan ilgilendiren bir olaydir.
Israil bu isin bir parcasidir, Turkiye ise sadece bolgede sozunu kendince dinletmeye calisan, ve panelde fikirleri istenen bir ulkedir.
Recep Tayyip Erdogan'in bu ayrimi iyi yapmasi gereklidir.
2. Simon Peres'e 'siz insan oldurmeyi iyi bilirsiniz' demenin, eger bir 'gucsuzlerin, ezilenlerin, fakirlerin yaninda, kan tuccarlarina katillere karsi gelen super RTEman' tarzi bir kahraman figuru olusturmasi bekleniyorsa, Batman'in Gotham City'de sadece Joker'le dalasmadigi gibi, Tayyip Bey'in de Bay Peres'le yetinmemesi gerekmektedir.
Onunde el pence divan durdugumuz George W.Bush olsun, flort etme gerekcesiyle recm cezasina carptirilan kizlarin bulundugu Arap ulkelerinin degerli baskanlari-seyhleri-agalari olsun, hatta Ermeni oldugu gerekcesiyle insanlarin olduruldugu ve bu katillerin de polisler tarafindan alkislandigi ulkemizin basbakani olsun, RTE bunlarin hepsine tek tek karsi gelmelidir.
Onemli ulkelerin katildiklari diplomatik panellerde, bel alti vurayim mantigi islemez. 'Sen benden daha katilsin', 'vay seni baby-killer' tarzi konusmalar, duygulardan cok cikarlarin konustugu forumlarda bir kagida yazilir, sonrasinda cope atilir.
3.Davos Ekonomik Forumu, bes tane arkadasin bir araya gelip, 'oglum bak bu davranislarin iyi degil, okuldaki kucuk bebelerden harac kesiyomussun, yakisir mi delikanliliga' uyarisi degildir. Bu tur forumlarda kisisel dogrular degil, ulke cikarlari konusur.
Bize yillar yili tarih kitaplarinda anlatilan 'ama Osmanli cok iyi bi ulkeydi hic somurgesi olmadi' legallestirmesine 100 puanlik bir kompozisyon sorusu: su an bir zamanlar dunyada en cok somurgeye sahip olan Birlesik Krallik'i, hic somurgesi olmamis yigit kahraman Osmanli'yla karsilastiriniz.
Diplomasi ve kisisel dogrular, her zaman cakismaz. Cakistirmaya calismak, hem diplomasiye, hem de kisisel ahlaka zarar vermektir.
4. Hamas'in bireysel sozculugunu boyle uluslararasi ortamlarda, boylesine hamas'et kokan tavirlarla yapmak, uluslararasi kredi yoksunlugundan baska bir sey getirmez.
Turkiye gibi, zaten coktan dis guclerin masasi olmus bir ulkenin, onu elinde tutanlara boyle bas kaldirmaya calismasi demek, masanin ellerden dusurulerek cope atilmasindan baska hicbir anlama gelmez.
Belki su aralar duyulan en klise cumleyi soyleyecegim ama:
Biz Israil'in PKK bayraklariyla miting yapmasini, Olmert'in PKK delegelerini Israil'e cagirmasini nasil istemezsek, Israil de hakli olarak Hamas'la girilen bu yakin iliskileri gormek istemeyecektir.
Simdi gelelim, bu 'cikis'in etkilerine:
1.'Change we can believe in' mottosuyla kalpleri kazanan, ilk siyahi Amerikan lideri Barack Obama, Gazze katliamlari sirasinda takindigi hic de 'change etmeyen' tavrindan sonra, simdi de Tayyip Erdogan'la olan gorusmesini ertelemistir.
Ama...
Bu cikis ayni zamanda Mr. Obama'nin Sarah Palin'li, 'ohmigosh Britney is back' gundemli ulkesinden birazcik disari bakarak, Israil-Filistin iliskilerinin bolgedeki diger ulkeleri de nasil olumsuz etkiledigini gormesini saglayacaktir.
2.Israil, uzun suredir muttefiki oldugu Turkiye'ye karsi daha cekingen bir tutum alacaktir. Bunun uzun vadeli sonuclari, hem Turkiye-Amerika (zira Barack Obama'nin disisleri danismanlarinin buyuk cogunlugunun Yahudi ve Israil vatandasi oldugu bilinmektedir) hem Turkiye-Israil iliskilerinde cesitli hasarlar yaratacaktir.
Ama...
Bu hasar, oyle 'Yuppie Amerika gudumunden kurtuluyoruz' 'Evet, artik biz de bagimsiz bir ulkeyiz' tarzi bir yapilanmaya degil, radikal Islamcilarin anti-semitik ve anti-Amerikanci, Arap ve Islam dunyasina yonelik tutumlarina paye vermeye gidecektir.
Zaten ulkemizin basindaki hukumetin Laik tutumu ve tam olarak degisip degismediginin tartisildigi ulkede, bir de radikal-Islam argumanlari gundemimizi alt ust edecektir.
3.Arap dunyasinda 'Vay Turkiye can Turkiye, elhamdulillah yanindayiz Turkiye' havasi bir donem esecek, sonra herkes kendi yoluna bakacaktir.
Turkiye coktan Ergenekon operasyonlariyla Rusya-Cin-Iran blogunun yaninda yer almayacagini dolayli yoldan belirttigi icin, su an Ortadogu dunyasinin en guclu ulkesinden zaten destek alamayacaktir. Diger butun ulkeler de zaten bati dunyasiyla olan icli disli petrol kokulu ticaret iliskilerini de bir Tayyip'in Poe-tarzi 'Davos mu? Nevermore.' sozuyle bitirmeyecektir.
....
Peki olan kime olacaktir?
Turk halkina.
Bilmem hatirlar misiniz, gecen yil Amerika'yi sallayan mortgage krizi, tum dunyayi etkileyen, Londra'sindan Tokyo'suna butun menkul kiymetler borsalarini sallayan bir resesyon haline gelmisti, ve ozellikle buyume surecini tamamlayamamis ulkelerde (bkz.Turkiye) etkileri daha buyuk olmustu.
Zira, matured-growth dedigimiz olgunlasmis bir ekonomik gelisime sahip olan endustriyel acidan gelismis ulkeler, bu krizi sadece sigorta sirketleri ve bankalar bazinda yasarken, Turkiye gibi gelismekte olan ulkelerde enflasyon-buyume egrileri de resesyondan asiri derecede etkilenmisti.
Ekonomik bilgisiz yetersiz Turk insani -ve Turk politikacisi olarak- biz hemen bir can simidi edasiyla 'aman enflasyon olmasin' mantigi guttugumuz icin, buyume oranlari eksi bekleniyor su an Turkiye'de.
Bu ne demek?
Bu daha fazla insan isten cikarilacak demek.
'Olsun olm, enflasyon durdu iste bak, 0.00 cikti bu donem' de artik bir anlam tasimaz. Cunku enflasyon fiyatin kendisi degil, buyume oranidir. Zaten pahali olan bir seyin, daha fazla pahalilasmasinin onlenmesidir.
Ve Sprite'tan aci bir gercek daha...
Sen issizken, mallarin pahali mi yoksa daha mi pahali oldugunun onemi yoktur- cunku iki sekilde de o mali alamayacaksindir.
Tabi bunlar o kadar da onemli degildir, cunku
Tam bir Osmanli cocugu olan sayin Basbakanimiz Recep Tayyip Erdogan, igrenc bebek katillerine agizlarinin paylarini vermistir. Dik ve dirayetli durusuyla asil Turk irkinin gucunu herkese gostermistir.
E boyle bi durumda, ben isten cikarilmisim, sen artik yarim kilo et yiyemez olmussun, faturalar borclar birikmis, dolar firlamis,
ne onemi var?
ps: Oncelikle, yaklasik 5 aydir Amsterdam'da oldugum ve Turkiye gerceklerini sadece dost muhabbetleri ve gazete basliklarindan ogrendigim icin, en ufak yanlisim olmussa ozur dilerim.
ps2: Daha onemli konulara odaklanmak isteyenler icin bir not:
Rusya Basbakani Vladimir Putin, (Davos Ekonomik Forumu'nda) devletci gecmisinden adeta 180 derece donerek, dunyayi sarsan ekonomik krizi durdurmak icin, devlet kontrolunun gerekli olmadigini soyledi.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/10887921.asp?yazarid=20&gid=61
Etiketler:
Güncel
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)